Filmler
“Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.” 24 bin dolarını yaktı, Alaska’ya yürüdü ve 112 gün sonra Magic Bus’ta öldü. Christopher McCandless’in (Alexander Supertramp) gerçek günlüğü, fotoğrafları ve son notu… Gözyaşı garantili.
1990 yazında, Emory Üniversitesi’ni mükemmel notlarla bitirmiş, parlak bir geleceği olan 22 yaşındaki Christopher McCandless, ailesine tek kelime etmeden bütün birikimini (24.000 dolar) hayır kurumuna bağışlar, kimliğini yok eder ve adını “Alexander Supertramp” olarak değiştirir.
Amacı çok nettir: Modern toplumun yalanlarından, tüketim çılgınlığından ve maddi bağlardan kurtulup “gerçek hayatı” yaşamak. Arabasını, haritalarını, saatini, hatta parasını bile geride bırakır ve iki yıl boyunca Amerika’yı otostopla, trenle, kanoyla dolaşır. Güney Dakota’daki buğday tarlalarından Colorado Nehri’ne, Los Angeles sokaklarından Meksika’nın Pasifik kıyılarına, nihayet Alaska’nın acımasız vahşi doğasına uzanan bir yolculuktur bu.
Yolda tanıştığı insanlar (yaşlı deri ustası Ron Franz, hippi çifti Jan ve Rainey, genç şarkıcı Tracy…) onun özgürlük tutkusuna hayran kalır, ama aynı zamanda onu geri dönmeye ikna etmeye çalışır. Christopher ise tek bir cümleyle cevap verir:
Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.
1992 Nisan’ında Alaska’ya ulaşır ve Fairbanks’in 240 km batısında, Stampede Trail üzerinde terk edilmiş bir otobüs bulur. Otobüsün içine “Magic Bus” yazar. Burası onun son evi olacaktır…
112 gün sonra, 18 Ağustos 1992’de, iki geyik avcısı otobüse geldiğinde Christopher McCandless’i aşırı zayıflamış, ölmüş hâlde bulur. Elinde tuttuğu notta şu cümle vardır:
I have had a happy life and thank the Lord. Goodbye and may God bless all!
Sean Penn’in yönettiği film, Christopher’ın günlüğünden, mektuplarından ve gerçek tanıklıklarından yola çıkarak bu inanılmaz yolculuğu anlatır. İzlerken hem özgürlüğün büyüsüne kapılırsınız, hem de bir gencin trajik sonuna gözyaşı dökersiniz.
Emory Üniversitesi’ni mükemmel dereceyle bitirdi.
1990’da tüm parasını bağışladı, kimliğini yaktı, “Alexander Supertramp” oldu.
2 yıl boyunca Amerika’yı dolaştı, 1992’de Alaska’da “Magic Bus”ta 24 yaşında öldü.
Günlüğü ve fotoğrafları Jon Krakauer’ın Into the Wild kitabına kaynaklık etti.
Rol için 18 kilo verdi, gerçek günlüğü okudu, Alaska’da kamp yaptı.
Christopher’ın hem idealist, hem naif, hem de kararlı ruhunu mükemmel yansıttı.
“Happiness only real when shared” repliğiyle hafızalara kazındı.
81 yaşında dul bir emekli, oğlu ve kızı Vietnam’da öldüğü için yalnızdı.
Chris’le tanıştıktan sonra onu “torunum” gibi sevdi, evlat edinmek istedi.
Chris’in ölüm haberini alınca alkolü bıraktı ve ateist oldu.
82 yaşında bu rolle Oscar’a aday oldu (En Yaşlı Erkek Oyuncu adayı rekoru).
Chris’e “Seni oğlum gibi seviyorum” dediği sahne izleyenleri mahvetti.
Chris’le California’da tanıştı, ona anne gibi davrandı.
Birlikte Slab City’de haftalarca yaşadı.
Chris’in ölümünden sonra günlüğünü sakladı, Krakauer’a verdi.
Chris’e sarılıp “Seni hiç unutmayacağım” dediği sahne filmin en dokunaklı anlarından.
Oscar’a aday gösterildi.
Chris’in ailesi, maddi olarak çok rahat ama duygusal olarak sorunlu.
Chris’in kayboluşunu 2 yıl boyunca haberlerde aradılar.
Ölüm haberini alınca yıkıldılar; hâlâ Alaska’ya gidip oğullarını ziyaret ediyorlar.
Ailenin duygusal boşluğunu ve suçluluk duygusunu çok güçlü yansıttılar.
“Oğlumuz nerede?” diye ağladıkları sahneler izleyiciyi perişan ediyor.
Christopher Johnson McCandless, 12 Şubat 1968’de California’da, oldukça varlıklı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Walt NASA’da çalışıyordu, annesi Billie ise kendi şirketlerini kurmuştu. Dışarıdan bakıldığında “Amerikan rüyası”nın mükemmel örneğiydiler.
Ama Chris, çok küçük yaşta ailesinin sahte mutluluğunu ve yalanlarını fark etti:
1990 yılında Emory Üniversitesi’ni antropoloji bölümünden onur derecesiyle bitirdi. Barış Gönüllüleri’ne başvurdu, Harvard Hukuk’a kabul edildi ama hiçbirini istemedi. Mezuniyet hediyesi olarak ailesinin verdiği 24.000 doları Oxfam’a bağışladı ve şu notu bıraktı:
Artık Christopher Johnson McCandless diye biri yok. Bundan sonra Alexander Supertramp’im.
2 Temmuz 1990’da, sarı Datsun’unu terk etti, kalan parasını yaktı, kimliğini yok etti ve sırt çantasıyla yola çıktı. 2 yıl boyunca:
Her yerde insanlarla tanıştı, onlara ilham oldu ama hiçbir zaman uzun süre kalmadı. Günlüğüne şu cümleyi yazdı:
İki yıl sonra buradan ayrılıyorum. Çünkü artık hiçbir şeye ihtiyacım yok.
1992 Nisan’ında Alaska’ya ulaştı. Hedefi: İnsanlardan tamamen uzak, doğayla baş başa bir hayat. Tek bir harita bile almamıştı. “Magic Bus” adını verdiği 142 numaralı terk edilmiş otobüsü buldu ve burayı evi yaptı.
112 gün sonra, 18 Ağustos 1992’de, 24 yaşında, 30 kilo civarında, aşırı açlık ve yanlışlıkla zehirli bir bitki (wild potato) yediği için öldü. Elinde günlüğü ve bir not vardı:
I have had a happy life and thank the Lord. Goodbye and may God bless all!
Ölümünden sonra günlüğü, fotoğrafları ve mektupları Jon Krakauer tarafından Into the Wild kitabında yayımlandı (1996) ve dünya çapında kült oldu. Christopher McCandless, özgürlük arayışının hem kahramanı hem de kurbanı olarak tarihe geçti.
Christopher McCandless, 1992 Nisan’ında Alaska’nın vahşi doğasına girdiğinde yanına sadece 4,5 kilo pirinç, bir .22 tüfek, birkaç kitap ve küçük bir çadır almıştı. Harita yoktu, pusula yoktu, doğru düzgün bot bile yoktu. Tek hedefi: “İnsanlardan tamamen uzak bir hayat”.
4 Nisan 1992’de Fairbanks’in 240 km batısındaki Stampede Trail üzerinde, 1940’lardan kalma terk edilmiş bir şehirlerarası otobüs buldu. Otobüsün içine “Magic Bus” yazdı ve burayı üssü yaptı.
İlk 2-3 ay her şey iyi gitti:
Ama yaz biterken işler değişti:
1992’de bulunan cesedin otopsisi “starvation” (aşırı açlık) raporu verdi. Chris 30 kiloya kadar düşmüştü.
Ancak 2013’te yazar Jon Krakauer ve bilim insanları yeni bir teori ortaya attı:
Chris’in yediği bitkinin tohumlarında **swainsonine** değil, **L-canavanine** adlı zehirli bir amino asit vardı. Bu madde vücudun protein sentezini engelliyor ve “açlık hissi yaratmadan” kasları eritiyor. Yani Chris ne kadar yerse yesin vücudu protein alamıyordu → **zehirlenerek yavaş yavaş felç oldu ve öldü**.
Son günlüğünde şunu yazdı:
“Extremely weak. Fault of pot. seed. Much trouble just to stand up. Starving. Great jeopardy.”
18 Ağustos 1992 sabahı, otobüsün içinde, uyku tulumunun içinde ölü bulundu. Elinde hâlâ günlüğü ve kalemi vardı.
2020’ye kadar binlerce insan Chris’in peşinden aynı rotayı yürüdü. 2 kişi boğuldu, onlarcası helikopterle kurtarıldı. Alaska eyaleti 2020’de otobüsü helikopterle kaldırıp müzeye taşıdı. Artık yerinde yok.
Christopher McCandless, özgürlüğün ve doğayla baş başa kalmanın bedelini hayatıyla ödedi. Kimine göre “aptal bir idealist”, kimine göre “modern zamanların en büyük kahramanı”. Ama herkes hemfikir:
Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.
Bu cümleyi yazdıktan kısa süre sonra öldü.
Burada öldü. 2020’de buradaki otobüs kaldırıldı.
Otobüs şu an burada sergileniyor – ziyaret edilebilir!
18 Haziran 2020: Alaska Ulusal Muhafızları, CH-47 Chinook helikopteriyle Bus 142’yi Stampede Trail’den kaldırdı. Sebep: 2010-2020 arasında 2 turist boğuldu, onlarca kişi kurtarılmak zorunda kaldı. Otobüs artık Fairbanks’teki Museum of the North’ta sergileniyor.
Bus 142 havadan taşınırken – artık müzede sergileniyor.
Fotoğraf: Alaska National Guard / 2020
15 yıldır hâlâ Türkiye’de en çok ağlatan filmler listesinin tepesinde. İşte mendil stoklatıp “hayatımı değiştirdi” dedirten 10 gerçek sebep:
Sean Penn onu 3 ay vahşi doğada bıraktı. Filmde gördüğünüz açlık, soğuk, yalnızlık %100 gerçek.
Chris bu cümleyi günlüğüne yazdıktan kısa süre sonra öldü. İzlerken kalbiniz duracak.
“Seni oğlum gibi seviyorum” dediği sahne salonlarda sel oldu.
“Guaranteed”, “Society”, “Hard Sun”… Şarkılar filmi taşıyor. Spotify’da hâlâ en çok dinlenen film müziklerinden.
Alaska, Grand Canyon, Colorado Nehri… Sinemada izlerseniz kendinizi orada hissediyorsunuz.
Marcia Gay Harden ve William Hurt’un “Oğlumuz nerede?” diye ağladığı sahneler yürek dağlıyor.
Son 10 dakikada Chris’in kendi çektiği fotoğraflar ve gerçek notu… Gözyaşı garantili.
Binlerce insan filmden sonra işini bırakıp sırt çantasıyla yola çıktı (bazıları hâlâ yolda).
Özgürlüğün bedeli ne kadar ağır olabilir? Chris bunu hayatıyla gösterdi.
Sean Penn 10 yıl bu filmi çekmek için uğraştı. Aile ancak o zaman izin verdi. Bir daha asla tekrarlanmayacak bir proje.
Kısacası:
Into the Wild izlenmez, yaşanır.
Bir kez izlersiniz, ömür boyu unutamazsınız.
Hazırsanız mendilinizi alın ve “Alexander Supertramp”in yolculuğuna katılın.
The freedom and simple beauty is just too good to pass up…
Christopher McCandless

Ridley Scott’ın yönettiği,Joaquin Phoenix’in Napolyon Bonapart’ı, Vanessa Kirby’nin ise Joséphine’i canlandırdığı epik tarihi film, Fransız devriminin kaotik günlerinden başlayarak Napolyon’un yükselişini ve düşüşünü anlatır.

Schindler's List, 1993 yapımı bir başyapıt olarak sinema tarihine altın harflerle yazılmış bir film. Steven Spielberg'ün yönettiği bu siyah-beyaz dram, gerçek bir hikayeden uyarlanmış ve Holokost'un acımasız gerçekliğini gözler önüne seriyor.

2023 yapımı Christopher Nolan imzalı Oppenheimer, atom bombasının mucidi J. Robert Oppenheimer’ın hayatını anlatan ve 13 dalda Oscar’a aday olup 7’sini kazanan efsanevi biyografik film hâlâ dünyanın en çok konuşulan yapımları arasında.
Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş oluyorsunuz. Daha fazla bilgi için lütfen Gizlilik Politikamızı inceleyin.